Felaket kapitalizmi ve pandemide kent hakkı

Kent hakkı en basit tabiriyle insanların yaşam alanlarını sahiplenme, kullanma ve bu alanları dönüştürme hakkıdır. Hak dendiğinde daha çok yasal süreçler akla geliyor, oysa kent hakkı yasal tanımlamaları aşan bir hak. Doğrudan yasalarla tanımlanmayan, gri alanları çok, ahlaki olana hitap eden bir talep.

Bu bağlamda, kent hakkı talebi belki de dünyanın en meşru taleplerinden biri. İnsanın yaşadığı mahallenin, kentin nasıl şekilleneceği konusunda söz hakkı olmasından ya da bunu talep etmesinden, mahallesini, kentini sahiplenmesinden daha doğal ne olabilir? O zaman karşımıza başka bir soru çıkıyor: İkizdere’de, Kaz Dağları’nda, Sulukule’de, Kanal İstanbul projesi itirazlarında olan da bu hakkı savunmak değil mi?

Kent hakkı, farklı durumlarda, farklı biçimler alır. Bu, İkizdere’de bir alanın yıkımını durdurmayla ilgili olduğunda o alanı koruma hakkı olurken, Sulukule kentsel dönüşüm projesi süreçlerinde kent merkezinde, insanların kendi seçtiği mahallede yaşama hakkı olabiliyor. Gezi Parkı’nda kent hakkı, hem kamusal alana sahip olma, hem parkı koruma ve parka erişme, hem de kentsel dönüşümün karar verme süreçlerine katılma hakkı olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, konu ve durumlar çok boyutlu ve karmaşık. Kent hakkının tümden anlaşılması için emek-sermaye ilişkisi, mekânın metalaşması, yaşam alanlarının arsaya çevrilmesi gibi dinamikleri de tartışmak gerekiyor. Ancak, son bir yılda içine düştüğümüz pandemi ve yasaklar bu dinamiklere başka bir katman daha ekledi: Gündelik yaşamımız doğrudan, pandemi gerçeği, pandemi önlemleri ve yasaklarıyla şekilleniyor.

FELAKET KAPİTALİZMİ: GÜNDELİK YAŞAM VE YASAKLAR

Pandemi sürecinin haklar konusunu bu kadar tartışmalı bir noktaya taşıyacağı ilk başlarda belki de akıllara gelmemişti. Her ne kadar konunun uzmanları sürecin kısa olmayabileceği konusunda uyarılarda bulundularsa da, pandeminin, tüm bu yasakların ve kısıtlamaların bu kadar uzun sürmesi beklenmiyordu. İlk etapta birkaç haftalık, belki birkaç aylık, kısıtlamalar gelmişken, güncel durumda, bir yıldan uzun süredir birçok ülkede milyonlarca insan gündelik hayatları kısıtlanmış olarak yaşıyor.

Şunu belirtmekte fayda var: Pandemi önlemleri, kısıtlamaları ve yasaklarının birçoğu iyi bilinen halk sağlığı önlemleridir. Karantina, yüzyıllardır uygulanan etkili bir salgın önleme biçimi. Grip mevsiminde fizikî mesafe uygulaması ve maske kullanımı, örneğin Asya ülkelerinde, oldukça benimsenmiş bir yöntem. Yaygın aşılama, bu yaşanan karabasandan çıkmamızın tek yolu. Bu yazıda tartışılan ya da eleştirilen bu uygulamaların kendisi değil. Aksine, gerekli ve etkin olan bu önlemlerin ne kadar doğru ve gerçek hedefe dönük olarak uygulandığı ya da uygulanmadığı.

Bu süreçte şunu gözlemledik: Bazı uygulamalar -mesela içki satışı yasağı ya da kent hakkı taleplerinin yükseldiği yerlerde pandemi gerekçesiyle eylemlerin yasaklanması- gösterdi ki pandemi temel haklara el koymanın kullanışlı bir aracı haline gelebiliyor. Durum bir “felaket kapitalizmi”ne, yani normal şartlar altında halkın kabul etmeyeceği uygulamaları, bir felaket anını fırsata çevirerek gerçekleştirme durumuna dönüşüyor.

Bu felaket kapitalizmi anında, gündelik yaşam, müdahale edilebilir bir alan haline geliyor. Bu durum, salgının etkilediği her ülke için geçerli, ancak uygulamalar ülkeden ülkeye temel farklılıklar içeriyor. Örneğin İngiltere’de karantina döneminde, sokağa çıkma koşu yürüyüş gibi spor amaçlı olarak günde yalnızca bir seferle sınırlandırıldı. Ancak, parklar ve sahiller gibi halkın nefes alma alanları hiçbir zaman kapatılmadı, bu alanlara erişim ancak kalabalıklaştığında kısıtlandı.

Bazı ülkeler, mesela Çin, katı kısıtlamalar getirip yayılımı kısa sürede ama çok sert sınırlamalarla kontrol altına alma yoluna gitti. Avustralya ve Yeni Zelanda’nın kısa süreli, keskin ve sınır kontrolünü önceleyen yaklaşımı sayesinde, bu ülkelerde uzun süreli kısıtlamalara gerek kalmadan hayat pandemi öncesindeki gibi akmaya devam ediyor. Güney Kore ise, yaygın test uygulamasını salgının en başından bu yana hayata geçirerek yayılımı kontrol altına aldı. Diğer yandan, Birleşik Krallık gibi salgının başında sürü bağışıklığı politikası güderek Avrupa’nın en uzun karantinasını yaşayan örnekler de mevcut. Böylesine farklı politikaların gündelik hayatı doğrudan etkilediği aşikâr. Yeni Zelanda’da kalabalık konserler dahi yapılabilirken, Birleşik Krallık’ta eğlence sektörü çalışanları halen işsiz.

Türkiye’deki önlem ve kısıtlamalara baktığımızda gündelik hayatın ve kent yaşamının çalışma yaşamına indirgendiği görülüyor. Çalışma yaşamı, yasak ve kısıtlamalardan yaygın olarak muaf. Hafta içi ve mesai saatlerinde hayat neredeyse normal devam ediyor. Ancak, kentte insanların iş dışı zamanlarını geçireceği sahiller, deniz kenarları ve parklara erişim engelleniyor. Hafta sonu yasakları da bu durumu güçlendiriyor.

Oysa sahiller, deniz kenarları ve parklar gibi açık alanlar virüsün yayılımı açısından en güvenli yerler. Tabii ki, bu alanların kapatılmasının gerekçesi, genel olarak sosyal etkileşimi azaltmak olarak açıklanabilir ve bir ölçüde bu doğrudur da. Yani, sahilde bulaş az olsa da, sahile gitmek için bindiğiniz otobüs virüsün yayılımı için en uygun ortamı sağlar. Burada sorun ve soru şu: O zaman daha fazla sosyal etkileşim yaratan atölyeler, iş yerleri ve ofisler neden açık? Bir de turistlerin kısıtlamalardan muaf tutulması meselesi var tabii. Virüsün, kimin nereden geldiğine bakmadığı açık. Bir kentte yaşayan insanlar ile o kenti ziyaret edenlerin arasında biyolojik bir fark yok, ancak, anlaşılan ekonomik bir fark var.

Temel sorun, kent yaşamının iş yaşamına indirgenmiş olması. Hâl böyle olunca, kentte kentlilerden değil, iş gücünden bahsedilebilir. Bu da yaşamın, meta üretim ilişkileri tarafından ele geçirilmesi anlamına gelir. Kısıtlamaların uygulanış biçiminin yarattığı bu sorunlu durum, aynı zamanda işe yaradığı çok iyi bilinen halk sağlığı önlemlerini de etkisizleştiriyor. Mesai saatleri süresince normal akan yaşam, mesai saatleri dışında kısıtlandığında, durum virüsün yayılımını kontrol etmekten de uzaklaşıyor.

Kısacası, pandeminin geldiği noktada, kentte yaşayanların kenti sahiplenme, kullanma ve dönüştürme haklarının temelden kısıtlandığı, ve ülkelerin pandemi yönetim yaklaşımlarının gündelik hayatı şekillendirdiği bir süreçten geçiyoruz. Bir yanda kısa süreli etkin tedbirler ve ekonomik destek paketleriyle salgını kontrol altına alma seçeneği varken; diğer yanda, çalışma yaşamını pandemi öncesi gibi devam ettirip, parkları ve sahilleri halka kapatılıp, turistlere açılması stratejisi var. Bu karmaşada unutulmaması gerekense, yaşamın iş yaşamına indirgenemeyecek kadar zengin, kent hakkının dönem dönem engellense de meşru bir talep olduğu ve felaket kapitalizminin sürdürülebilir olmadığıdır.

*Yazı ilk olarak Gazete Duvar‘da yayınlandı (25.05.2021).

Dünyada dolaşan bir hayalet: Kamulaştırma

Geçtiğimiz günlerde Gezi Parkı’nın mülkiyetinin bir vakfa devredildiği haberi duyulur duyulmaz, konu doğal olarak gündeme oturdu. Bu devrin ve sonuçlarının çok boyutluluğu su götürmez bir gerçek. Bir yandan halka ait bir park nasıl olur da belediyenin elinden alınır ve bir vakfa adeta sıradan bir arsa gibi devredilir diye tartışıldı. Diğer yandan da, bu vakfın aslında halihazırda etkin bir vakıf olmaması şaşkınlık yarattı. Böylece, birçoğumuz ‘mazbut vakıf’ diye bir tanım olduğunu öğrendik. Taksim Meydanı’nın tartışılmaz bir parçası olan Gezi Parkı’nın mülkiyetindeki böyle ani bir değişikliğin, başlayacak olan meydan düzenleme projenin tasarımı ve uygulaması konusunda sorunlar yaratacağı da görülüyor. Bunun yanı sıra, aslında vakıflara devredilen tek yerin Gezi Parkı olmadığı; Galata Kulesi, Pera Palas Oteli, Selimiye Kışlası gibi pek çok yapının da yakın zamanda peş peşe vakıflara devredildiği ortaya çıktı.

Bu tartışmaların gölgesinde kalan bir nokta, yapılan bu eylemin dört başı mamur bir özelleştirme olduğuydu. Her ne kadar vakıflar kurumsal olarak özel sektörden ayrı gibi görülseler de, yapılan işlem pratikte, bu varlıkların mülkiyetinin kamunun elinden çıkarılması. Dolayısıyla, Gezi Parkı’nın devri ve diğer devirler kamu mülkiyetinde olan alanları bir anda sorgusuz sualsiz özelleştirmiş oluyor. Belki, bu konunun gölgede kalmasının diğer bir nedeni de, özelleştirme uygulamalarının kanıksanmış olması. Günümüz Türkiye’sinde herhangi bir kamusal varlığın özel mülk haline gelmesi normalleşmiş gibi yadırganmaz bir hal almış durumda. Yol, köprü, hastane gibi en temel altyapı yatırımlarının özel sektör tarafından geçiş ya da hasta garantisi ile yapılması, temizlik hizmetlerinden bakım hizmetlerine birçok kamusal hizmetin taşeronlaştırılarak özelleştirilmesi, kamu arazilerinin TOKİ projelerine tahsis edilmesi ve bu alanların konut projeleri aracılığıyla özel mülke devredilmesi gibi birçok uygulama bu kanıksanmış özelleştirmelere örnek gösterilebilir. Kamulaştırma dendiğinde ise, sanki çok uzak zamanlardan nostaljik bir konudan bahsediliyormuşçasına tepkiler almak da şaşırtıcı olmuyor.

Oysaki, kamulaştırma dünyanın birçok ülkesinde neoliberal tahribata karşı bir çözüm olarak tekrar gündemde. Buna en son örnek Birleşik Krallık gibi neoliberalizmin merkezi olarak görülen bir ülkeden geldi. Önce Galler, daha sonra da İskoçya demiryolları işletmelerini yeniden kamulaştırma kararı aldı. Bunu Manchester’dan gelen özelleştirilen şehir içi otobüs işletmesinin kamulaştırılacağı kararı geldi. Özelleştirildikten sonra hizmet kalitesindeki gerileme ve fahiş bilet fiyatları düşünüldüğünde bu haberler genel olarak olumlu karşılandı. Ki, yeniden kamulaştırma İngiltere İşçi Partisi’nin son seçim vaatlerinin temelini oluşturuyordu. İşçi Partisi seçimi kaybetse de bu süreçte yapılan kamuoyu araştırmaları halkın üçte ikisinin kamulaştırmaya sıcak baktığını gösterdi.

İstanbul, Gezi Parkı ve diğer varlıkların özelleştirilmesine sahne olurken, dünyada yeniden kamulaştırma pratiklerinin belki de en ilginç örnekleri devletleştirmelerden değil, yeniden belediyeleştirme hareketinden geliyor. Yeniden belediyeleştirme (remunicipalisation) en basit tanımıyla önceki dönemlerde özelleştirilmiş kamu hizmetlerinin belediyelerce yeniden kamulaştırılması anlamına geliyor. Dünyada çeşitli kentler, özelleştirilen hizmetlerin kalitesindeki düşüşlere ve servis sağlayıcıları ile yaşanan sonu gelmeyen sorunlara çözümü bu hizmetleri ve altyapıyı yeniden belediyeleştirmekte buluyor. Hollanda merkezli bir araştırma ve düşünce kuruluşu olan Transnational Institute’un geçen yıl yayınladığı araştırmaya göre 2000–2019 yılları arasında 58 farklı ülkede 2 bin 400 kent çeşitli hizmetleri yeniden belediyeleştirdi. Örneğin İspanya’da bu dönemde sağlık, enerji, eğitim gibi çeşitli sektörlerde 105 yeniden belediyeleştirme gerçekleştirilmiş. Bu sayı Almanya’da 255, Amerika Birleşik Devletleri’nde 81, Fransa’da ise 150’nin üzerinde. Bu konuda en öne çıkan pratik ise, su altyapısının yeniden belediyeleştirilmesi. Aynı kurumun yayınladığı ‘suyun yeniden belediyeleştirilmesi sayacı’ bu kamulaştırma hareketinin tüm dünyaya nasıl yayıldığını çarpıcı olarak gösteriyor. Avustralya dışında tüm kıtalarda su yeniden kamulaştırılıyor.

Suyun Yeniden Belediyeleştirilmesi Sayacı’nın haritaladığı kamulaştırma uygulamaları

Bu örneklerin bize anlattığı şey aslında ‘kamusal hizmetlerin özel sektör eliyle sağlanmasının daha etkin ve verimli olacağı’ tezinin pratikte çökmüş olduğu. Ve bu çöküş sadece bir iki ülkede gözlenmiyor. Dünyanın çeşitli kıtalarında, çok farklı gelişmişlik düzeyindeki ülkelerinde, büyük ya da küçük kentlerde, özelleştirilmiş olan kamusal hizmetler yeniden kamulaştırılıyor. Bu bazen Birleşik Krallık’taki gibi temel altyapı işletmelerinin yeniden devletleştirilmesi biçiminde, bazense suyun yeniden belediyeleştirilmesi biçimde gerçekleşiyor. Yarım yüzyıllık neoliberal politikalara karşı, dünyada kamulaştırma adında bir hayalet dolaşıyor.

*Yazı ilk olarak Gazete Duvar‘da yayınlandı (27.03.2021).

Salgınla savaşta her şey mübah değildir*

Covid-19 tüm Avrupa’da hayatı etkin olarak durdurmuş durumda. Son bir aydır pek çok savaş benzetmeleri duyuyoruz. Kimi devlet başkanları ‘görünmeyen bir düşmanla savaştayız’ derken, diğerleri ‘bu düşmanı yeneceğiz, bize güvenin’ diyor. Son alınan kararlardan sonra Birleşik Krallık’ta restoranlar, kafeler ve barlar kapatıldı ve kısmi sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Sokaklar görece tenha ve halk üç haftadır evlerinde yiyecek ve diğer temel ihtiyaç ürünlerini stokluyor. El temizleme jeli ile başlayan kompülsif satın alma davranışı, tuvalet kağıdı ve makarna gibi uzun süre saklanabilen ürünlerden sonra, taze sebze meyvelere kadar yayıldı. Birleşik Krallık hükümeti ve marketlerin ortak yaptığı açıklamaya göre, son üç haftada, yani salgın fırtınasının Britanya’da hissedilir olmasından bu yana, fazladan bir milyar sterlinlik yiyecek satın alınmış.

İşin asıl önemli kısmı bu sayının büyüklüğünden öte, bunun herkesin eşit biçimde besin ve temel ihtiyaç maddelerine ulaşabildiğini göstermiyor olması. Birleşik Krallık yaşamın çeşitli alanlarında eşitsizliklerin çok derin olduğu bir ülke. Neoliberal politikaların etkisiyle, yoksulların ücretsiz olarak yiyecek ve temel ihtiyaçlarının bağışlarla karşılandığı kurumlar olan yiyecek bankalarının sayısı gittikçe artıyor. Yani, salgın gibi bir felaket ortada yokken bile açlık sınırında yaşayan bir kitle temel gereksinimlerini karşılayabilmek için bu kurumlara başvurmak zorunda kalıyordu. Yiyecek bankalarını kullanan ya da maaşı zaten gündelik harcamalarına ancak yeten insanların böylesine fazladan bir harcamayı birden yapması beklenemez. Bu davranış biçimi, yiyecek ve temel ihtiyaç maddelerine erişimde zaten var olan eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor. Örneğin, yaşlıların, salgın anında en ön saflarda vardiyalı olarak çalışan sağlık emekçilerinin ve toplumun ezilen kesimlerinin bu temel gereksinimlere ulaşmasının zorlaşması gibi. Ürün sürekliliğini sağlamak için bazı marketler belirli ürünlerin satışına sayı sınırı koyarken, bazıları yaşlılar ve sağlık çalışanları için belirli alışveriş zamanları belirlemeye başladılar. Bu önlemlerin ne kadar etkili olabileceğini zaman gösterecek. Yiyecek sürdürülebilirliği üzerine çalışan bazı uzmanlar ise bu gibi önlemlerin marketlere bırakılmasının demokratik olmadığı konusunda hükümeti uyarıyor, ve limitlerin insanların gereksinimleri üzerinden belirlenmesi için harekete geçmeye çağırıyor.

Yiyecek stoklama davranışında bireysel tepkinin rolü yadsınamaz, ancak kurumların süreci yönetememesinin – ya da yönetmemesinin – de bunda etkili olduğu söylenebilir. Salgın ilk başladığında, İngiltere Halk Sağlığı Merkezi’nin ‘evinizde karantinaya alınmanız olasılığını göz önüne alarak hazırlıklarınızı önceden yapın’ duyurusunu geçmesi gibi. Dahası, krizin başında salgının kontrollü yayılımı politikası salık verildi, önlemler oldukça kısıtlı alındı ve sürü bağışıklığı gibi yüz binlerce insanın canına mal olabilecek bir yaklaşım benimsendi. Mevcut hükümetin krizi yönetmedeki bu başarısızlığı ve önlem almayı kasıtlı olarak geciktirmesi, insanlarda hem güvensizlik hem de kendini kurtarma duygusunu güçlendirmiş olabilir. Sonrasında toplumsal baskı ve bilim insanlarının çabaları ile bu yaklaşımdan geri adımlar atıldı. Sistemin durma noktasına geleceği anlaşılınca da hükümet krizden etkilenen çalışanların maaşlarını ödeme sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldı. Ki bu önlem, günümüze kadar uygulanan ve propagandası yapılan tüm neoliberal politikalara karşı bir tutum.

Tüm bunların ötesinde, stoklama davranışı, salgın gibi ancak toplumsal olarak başa çıkılabilecek bir soruna ne kadar bireysel tepkiler verebildiğimizin bir göstergesi oldu. Salgın, tanımı gereği tsunami gibidir. Kendimizi birey olarak bir salgından koruyamayız. Evde belirli bir süre için yetecek yiyecek ve temel ihtiyaç ürünlerinin bulunması bizi zihinsel olarak rahatlatabilir. Belirsizlikle baş etmemize de yardımcı olabilir. Ama, salgın gibi bir sorun, ancak kolektif bir mücadele ve dayanışma ile aşılabilir.

Bu salgın fırtınası bitecek ve geriye bakacağız. Böyle bir durumda nasıl davrandığımızı, buna nasıl bir tepki verdiğimizi göreceğiz. Önemli olan bu süreci onurla ve dayanışma ile aşmak. Eğer çokça benzetildiği gibi bu salgın bir savaşsa, bu savaşta her şey mübah değil.

*Yazı ilk olarak Gazete Duvar‘da yayınlandı (24.03.2020).

Dayanışma yaşatır: Pandemi dayanışma ağları*

Covid-19 salgını başladığında görsel basın ve sosyal medyada ilk gördüğümüz sahneler, birbirlerini tuvalet kağıdı için ezen insanlar oldu. Bu görüntüler hızla yayıldı, üzerinde konuşuldu, çokça dalga geçildi, kınandı. Bu ve benzeri sahneleri boş market rafları, boş sokaklar, baş vaatler izledi. Bir yandan virüsün yayılımını, hasta sayılarının artışını, ölümleri izlerken; bir yandan da insanlığın çirkin yüzüne bakıyorduk. Tüm bunlar olurken, diğer yandan dünyanın çeşitli ülkeleri ve kentlerinde pandemi dayanışma ağları ortaya çıkmaya başladı.

Pandemi, Birleşik Krallık’ta, özellikle İngiltere’de, nisan ve mayıs aylarında vaka sayılarının hızla artmasıyla daha da görünür oldu. Salgın dayanışma ağları da salgının görünür olmasıyla yerelde neredeyse kendiliğinden oluşan örgütlenmeler olarak hızla ortaya çıktı. Ulaştıkları nokta ve organizasyon kapasiteleri etkileyici boyutlara ulaştı. Şu an halihazırda, İngiltere, İskoçya ve Galler’de pandemi dayanışma ağlarının sayısı 4 bini geçmiş durumda.

Bu ağlar iki temel gereksinim üzerine ortaya çıktı: Birincisi, hastalık olasılığı taşıyan veya risk grubundaki insanların evde kendilerini karantinaya almaları zorunluluğu; ikincisi ise, bu ülkede yalnız yaşama oranının yüksekliği. Birleşik Krallık’ta tek başına yaşayan insanların sayısı 8 milyonu aşkın, ki bu sayı nüfusun yüzde 10’undan fazlasına denk geliyor. Tek başına yaşayan insan sayısının yanı sıra, İngiltere uzun kampanya süreçlerinden sonra Yalnızlık Bakanlığı oluşturulan bir ülke. Yani, bu durum tek başına yaşayan bireylerin sayısının fazlalığının ötesinde, daha derin bir sosyal soruna işaret ediyor. Salgının hızla yayılmasıyla, bir yandan hükümet insanlara korona teşhisi konma durumunda evde kalmalarını söylerken, diğer yandan bunu nasıl yapacakları, örneğin alışverişlerini kimin yapacağı, ilaç ve benzeri temel ihtiyaç maddelerine nasıl ulaşacakları soruları havada kalıyordu. Hükümet, risk grubundakilerin, yani yaşlıların ve bilinen ciddi bir hastalığı olanların, üç ay boyunca evden çıkmamaları kararı alana kadar bu konuda hiçbir adım atmadı. Sonrasında risk grubu için pandemi dayanışma ağlarının yaptıklarına benzer bir uygulamaya gidileceği duyurulsa da, bunun ne kadar etkin olarak yapıldığı tartışma konusu. Devletin bu denli etkisiz kalmasında, muhafazakâr hükümetlerin yıllar süren neoliberal uygulamaları, kemer sıkma politikaları ve kamu hizmetlerinde yapılan kesintilerin etkisi kuşkusuz. Yıllarca bütçe kesintileri ile karşı karşıya kalan yerel yönetimler de bu kriz anında yetersiz ve işlevsiz kaldı. Hükümetin günbegün değişen, sürü bağışıklığı ile başlayıp kısmi karantina ile sonlanan başarısız süreç yönetiminin insanlara güven verdiğini söylemek ise çok zor. Ek olarak, genel karantina başladıktan sonra online alışveriş sitelerinde de ciddi sorunlar yaşandı. İnternet erişimi olan ve bu tip araçları kullanmada sorun yaşamayan insanlar bile kendilerini karantinaya alma durumunda en temel ihtiyaçlarına bu yollarla ulaşamaz oldular. Yani, kamunun yanı sıra, piyasa mekanizması da bu gereksinimleri karşılamakta yetersiz kaldı.

Pandemi dayanışma ağları, böyle bir ortamda, insanların bu küresel felakete ve beceriksiz yönetime verdikleri kolektif tepki olarak ortaya çıktı. Ağların duruma tepkisi çok daha etkin ve hedefe yönelik oldu. Peki ne yapıyor bu ağlar? Nasıl örgütlendiler?

Başlangıçta, bu ağlar mahalle mahalle, hatta bazı yerlerde sokak sokak örgütlendiler. Temel amaçları, evde kendini karantinaya alması gereken insanların evde kalmalarını sağlamaktı. Onların market alışverişlerini yapmak ve ilaçlarını temin etmek bunların başında geliyordu. Bazı şehirlerde, mesela Glasgow gibi, bu ağlar tüm kenti kapsayan bir büyük ağ oluşturdular. Bazı kentlerde ise bu durum mahalle bazlı uygulamalar olarak devam etti. Bazı yerlerde gönüllülerin sayısı gereksinim duyulan sayıyı aştığı için bekleme listeleri oluşturuldu. Sonrasında, ağları bir araya getiren bir web sitesi oluşturuldu. Bu web sitesi üzerinden ağların işleyişte karşılaşabilecekleri sorunlar ve çözüm önerileri paylaşılıyor. Böylece, birbirinden öğrenmeleri de sağlanmış oluyor.

Ağlar yerelde, mahallelerde birbirini tanıyan insanların bir araya gelmesiyle örgütlendiği gibi, internet ve sosyal medya araçlarını da etkin olarak kullanıyorlar. Ama belki de insanlara en etkin ulaşma biçimlerinden biri, ilk kurulduklarında otobüs duraklarına, bakkallara ve mahallelerin değişik yerlerine astıkları basit posterlerdi. Böylece hem gönüllü olmak isteyen insanlar hem de desteğe ihtiyaç duyabilecek olanlar böyle ağların varlığından haberdar oldu.

Bu ağlar, kamu kurumlarının tamamen işlevsiz ve yetersiz kaldığı bir anda ortaya çıktı. Hayat kurtarıcı örgütlenmeler olarak bu koşullar altında oluşan bir boşluğu dayanışma ile doldurdular. Yaşlı, risk grubunda ve olası Covid-19 hastası ya da taşıyıcısı insanların evde kalmasına yardımcı oldular. Ancak, şunu unutmamak gerekir, bu tip refleksler acil ve kısa süreli gereksinimlere yanıt vermekle beraber, kamu müdahalelerini gerektiren yapısal sorunlara çözüm üretmekten uzaklar. Ağların bundan sonra nasıl evrileceği, kalıcı olup olmayacaklarını bilmiyoruz. Kamu politikalarının bundan sonra nasıl dönüşeceği ve nasıl bir biçim alacağı soruları da yanıtlanmak üzere hâlâ önümüzde duruyor.

*Yazı ilk olarak Gazete Duvar‘da yayınlandı (27.06.2020).

Taşınmıyoruz!-1915 Glasgow kira grevleri ve kadın hareketi*

Kira grevleri çok tanıdık olduğumuz bir kavram ya da eylem biçimi değil. Ancak, Britanya’nın son 100 yılında zaman zaman tekrarlanan, günümüzde de en son Londra’da öğrenci hareketinin yurt koşulları ve yüksek kiraları protesto amacıyla başvurduğu bir yöntem. Yer yer tekrarlansa da tarihe asıl efsanevi 1915 Glasgow kira grevleri ve bunun örgütleyicisi olan kadın hareketiyle geçtiğini görüyoruz.

1915 Glasgow kira grevleri, Birinci Dünya Savaşı koşullarında artan yaşam pahalılığı, Glasgow’a çalışmak için kırsal bölgelerden işçi göçü ve ev sahiplerinin bu durumdan çıkar sağlamak amacıyla kiraları işçi sınıfı ailelerinin ödeyemeyecekleri düzeylere çıkarmaları üzerine, Glasgow’un işçi mahallelerinde başlamış, buradan tüm ülkeye yayılmış bir hareket.

1900’lerin başında Glasgow, Clydeside gemi endüstrisi ve savaşla birlikte gelişen silah fabrikalarının yoğunlaştığı bölgelerden biri olarak hızla gelişti. Gelişme, beraberinde iş gücüne olan gereksinimi arttırdı ve dolayısıyla büyük bir işçi göçünü tetikledi. Beklendiği üzere, göç beraberinde artan konut gereksinimini getirdi. Müteahhitler eliyle işçilere kiralanmak üzere hızla konutlar yapıldı. Böylece günümüzde Glasgow’un çok önemli bir kısmını oluşturan taş apartmanlardan oluşan orta yoğunluklu mahalleler ortaya çıktı.

Savaşın çıkmasıyla bir yandan Glasgow’un ağır sanayi üretimi bu alana kayarken, diğer yandan yaşam gittikçe pahalanmaya başlamıştı. Süreci fırsat bilen ev sahipleri, kiraları yüzde 25’lere varan oranlarda arttırmaya başladılar. Oldukça yükselen kiraları ödeyemeyen işçi sınıfı aileleri evlerinden çıkartılıyor, yerlerine iş bulmak için kente gelmiş çaresiz aileler yerleştiriliyordu. Bu duruma karşı mahallelerdeki kadınlar örgütlendiler ve Glasgow kira grevlerinin başlattılar. Kiracıların itirazları savaşın başından itibaren yapılan artışlarıydı ve artışların geri alınmasını istiyorlardı. Hareket hızla yayıldı. 1925’in Eylül ayında kira grevlerine katılan aile sayısı yalnızca Glasgow’da 20 binleri aşmıştı.


Evlerin camlarına ‘Kira grevi. Taşınmıyoruz.’ pankartları asılsa da bu, zorla yerinden edilmeleri engelleyecek bir eylem değildi. Kira grevlerinin amacı bir yandan kira artışlarının geri alınmasını sağlamakken, diğer yandan zorla yerinden edilmeleri engellemekti. İlginç kısmı, kira grevleri devam ederken mahallelerde hayatın normal olarak akmasıydı. Günlük hayatın içinde, mahallelerdeki kadınlar farklı direniş yöntemleri geliştirdiler. Örneğin, tahliye memurlarının gelişini takip edebilmek için sokak başlarına dönüşümlü olarak bir nöbetçi bırakmak gibi. Bu nöbetçi, greve katılan kiracıyı evden atmak için gelen tahliye memurlarını gördüğünde, elindeki çanı çalıyor, çan sesini duyan kadınlar evdeki işlerini bırakıp hazırladıkları un veya bezelye doldurulmuş torbalarla sokağa iniyor, gelen görevlilere torbaları fırlatarak sokağa girmelerini engelliyordu. Bir diğer yöntem ise planlı evden atılmalar içindi. Örneğin, Parkhead mahallesindeki bir olayda, bir eve tahliye tebligatı gelmesi üzerine, grev komitesi o bölgede yaşayan bebekli her anneyi, bebek arabalarıyla birlikte tahliye saatinde orada olmaya çağırdı. Tahliye saati geldiğinde sokak, bebek arabalı kadınlarla dolmuştu. Tahliye memurları sokağa ulaştığında ise, sokaktaki insanların sayısı 5 bini bulmuştu. Kira toplamak için yetkilendirilen tahsilat şirketleri konuyu mahkemeye taşıdığında veya kiracıları ödeme için zorladığında, fabrikalarda grevler ilan edilmesi ya da fabrika işçilerinin grevci kadınlarla birlikte yürüyüşler düzenlenmesi de kira grevlerinin sürekliliğini sağladı.

Bu ve benzeri yaratıcı direniş örnekleriyle kadınlar kira grevlerini aylarca sürdürdüler. Grevleri sonlandıran olay ise taleplerin yerine getirilmesiydi. Britanya Parlamentosu Kasım 1915’te Kira Kısıtlama Yasası’nı çıkardı. Yasa kiraları savaş öncesi dönemdeki değerlerine çekti ve dondurdu. Düzenlemeyi 1919 Konut ve Kent Planlama Yasası izledi. Ardından çıkarılan biz dizi yasa ile birlikte yaşam kalitesinin iyileştirilmesi adına önemli adımlar atıldı. Britanya’da halen ayakta olan tarihi yapılar bu yüzden 1919 öncesi ve sonrası inşa edilenler olarak ikiye ayrılır. Bu ayrımın temelinde yasal düzenlemeler ile iyileştirilen yapı kalitesi farklılıkları yatar. Diğer bir değişle, kira grevlerinin etkisi yalnızca o dönemle sınırla kalmamış, günümüzde de halen bu yapılarda yaşayanların yaşam kalitelerini iyileştirmekte önemli bir rol oynamıştır.

Süreç içerisinde kadın hareketinin öne çıkan isimleri de oldu ve bunlardan en önemlilerinden biri Mary Barbour’du. Geçtiğimiz beş yılda Mary Barbour’u anmak amacıyla ‘Mary Barbour’u Hatırlamak’ isimli bir kampanya düzenlendi. Bu kampanyanın sonucunda heykeli o dönemde grevin gerçekleştiği ve hâlâ işçi sınıfı mahallesi olarak bilinen Govan’a dikildi. Sadece Mary Barbour’un silueti yerine, grevlere katılanları da simgeleyecek biçimde, arkasında yürüyenlerle birlikte tasarlanan heykel, kalabalık bir katılımla iki yıl önce 8 Mart’ta açıldı. Kira grevlerinden yüz yıl sonra, Britanya yeniden konut sorunu ve yüksek kiralarla boğuşurken, Mary Barbour ile kira grevlerinin hatırlanması ve onurlandırılması çok da şaşırtıcı olmasa gerek.

*Yazı ilk olarak Gazete Duvar‘da yayınlandı (08.03.2020).

Çiçek Meselesi*

En son ne zaman bir parkta zaman geçirdiniz? Apartmanın ya da yaşadığınız sitenin bahçesinden bahsetmiyorum. Sahilde yaptığınız yürüyüşlerden de. Kentsel bir parkta kendi başınıza, arkadaşlarınızla ya da ailenizle zaman geçirmekten söz ediyorum. Ne yazık ki, günümüz Türkiye kentlerinde herkesin kullanımına açık park ve yeşil alanlar oldukça kısıtlı, dolayısıyla böyle bir şansımız çok fazla yok. Örneğin, İstanbul’da kamuya açık yeşil alanların ve parkların tüm kentin kapladığı alana oranı sadece yüzde 2’nin biraz üzerinde. World Cities Culture Forum’un yaptığı araştırmaya göre, araştırma konusu olan 40 kent içerisinde İstanbul sonuncu olarak yer alıyor. Bu oran, Londra’da yüzde 30 dolayında, Stockholm’de yüzde 40, New York’ta ise yüzde 25’ten fazla.

Yaşadığımız mahallelerde, yürüme mesafesinde olan, kolayca erişebildiğimiz parkları ve yeşil alanları düşündüğümüzde ise olasılıklar daha da kısıtlı, ve köşe başlarına sıkıştırılmış çocuk parklarından öteye geçemiyor. Oysaki, herkesin parklara ve yeşil alanlara erişebilmesi, bir kentte yaşam kalitesinin en önemli göstergelerinden biridir. Çeşitli araştırmalar parkların ve yeşil alanların insan psikolojisi üzerinde olumlu etkisi olduğu gösteriyor. Bu alanlar, kentlilere sosyalleşme ve ücretsiz spor alanları sunuyor. Buralarda düzenli olarak zaman geçirilmese bile, parkların ve açık yeşil alanların yakınında yaşamanın insanların duygu durumunu olumlu etkilediğini gösteren araştırmalar da mevcut. Pandemi süreci parkların ve açık yeşil alanların öneminin daha iyi anlaşılmasına neden oldu. İngiltere’de yapılan bir araştırma, mahallelerinde parklara ve açık yeşil alanlara erişimi olanların bu süreci daha rahat atlattıklarını gösteriyor. Araştırmalar, bazı kentlilerin kentsel açık yeşil alanlara ve parklara erişemedikleri için, bu alanların benzerlerini sağlayan kapalı sitelere taşınmayı seçtiklerini de gösteriyor. Tabii ki, bu kapalı sitelerin yeşil alanları kentsel park ve yeşil alanların sunduğu sosyalleşme ve eşit erişim olanaklarından çok uzak ve kentsel parkların alternatifi olarak düşünülemez.

Ancak, parklar ve yeşil alanlar sundukları tüm bu avantajlara rağmen kent gündeminde hak ettikleri kadar yer almamakta. Bu konu, otopark yeri ya da trafik sorunu kadar tartışılmıyor, altyapı dendiğinde aklımıza yollar, köprüler, kanalizasyon çalışmaları geliyor. Oysaki, parklar ve yeşil alanlar kentsel altyapının en temel ögeleri ve bunların peyzajı yerel yönetimlerin sunması gereken en temel hizmetlerden biri.

Son günlerde tartışılan dikey bahçe/saksı uygulamasının kaldırılması konusu durumun aslında ne kadar yüzeysel ele alındığını gösterdi. Genelde tartışma dikey bahçe/saksı uygulamasının maliyeti ya da yerine yapılacak olan uygulamanın estetiğinden daha öteye geçememiş durumda. Bunlar tabii ki önemli konular, ancak bunlardan daha öte bir sorunla karşı karşıyayız. Öncelikle, bu tip uygulamalar kentsel yeşil alan içinde değerlendirilemez. Bu ve benzeri enstalasyonlar, kentsel yeşil alan varlığına hiçbir katkısı olmayan, ve daha çok, ‘yeşile boyama’ ya da ‘yeşil yıkama’ olarak adlandırılan uygulamalardır. ‘Yeşile boyama’ (greenwashing) en basit ifadeyle, aslında gerçek durum bu olmamasına rağmen bir uygulamamanın sanki çevreye yararlı ya da duyarlıymış gibi sunulması olarak özetlenebilir. Bunu sıklıkla kentsel tasarım projeleri sunumlarında ve büyük konut projelerinin reklamlarında görüyoruz. Birçok konut kulesinin balkonları adeta bir bahçe gibi sunuluyor. Bazen projelerin ortak alanları ya da çevresi bir ormanı andıran biçimde modelleniyor. Hatta bazı projelerde bu tip uygulamalar dikey orman ya da dikey bahçeler olarak pazarlanıyor. Bazen, daha da ileri gidilerek, bu tip uygulamalar kentlerde karşılaştığımız yeşil alan sorununa ve ekolojik yıkıma yaratıcı bir çözüm gibi de sunuluyor. Gerçekte bakıldığında durum hiç de öyle değil, bu uygulamaların çevreye katkıları ya yok ya da düşük. Uygulama ve bakım maliyetleri de oldukça yüksek.

Tartışılan dikey bahçe/saksı uygulaması da ne yazık ki bu özellikleri barındırıyor. Kent içinde aslında kaçınılması gereken büyük duvarlar yaratılmış ve bunlar dikey bahçe/saksı uygulamalarıyla kapatılmaya çalışılmış. Sonuç olarak karşımıza bir yeşile boyama (greeenwashing) örneği çıkmış. Bu tip bahçe/saksı uygulamalarının kentsel yeşil alanların bir parçası olduğunu söylemek mümkün değil.

Kentlilerin ihtiyacı olan, bu tip yeşil boyama uygulamaları yerine, günlük hayatın içinde etkin olarak kullanabilecekleri ve mahallelerinde kolaylıkla ulaşabilecekleri, halka açık park ve yeşil alanların oluşturulmasıdır. Bu alanların peyzajı ise sıkça gördüğümüz mevsimlik uygulamalardansa, uzun erimli kullanım düşünülerek yapılmalıdır. Yerel yönetimlerin asıl sorumluluğu ve görevi, bu hizmetleri halka ücretsiz ve herkesin erişebileceği biçimde sunmaktır.

*Yazı ilk olarak Gazete Duvar‘da yayınlandı (15.10.2020).

Şaibeli Bir Robin Hood Hikâyesi: Markalı Konut Projeleri ve Kent Alanlarının Kamu Eliyle Metalaştırılması

Özet

Kentsel alandaki eşitsizlikler 1970’lerde küresel neoliberal yeniden yapılanma sürecinin başlamasından bu yana artagelmiştir. Eşitsizlikteki bu artış etrafı çevrili yaşam alanlarıyla (anklav) birlikte görünür hale gelen kentsel alanın ayrışmasını hızlandırmaktadır. Konut anklavları birçok ülkede kentsel alanın bir üretim yolu haline gelmiştir. Bu küresel trendle birlikte 2000’li yılların başlarından itibaren, özellikle 2001 krizi sonrası Türkiye’de konut anklavlarının yeni bir versiyonu olan ‘markalı konut projeleri’ ortaya çıkmıştır Bu projeler özel firmalar ya da kamu-özel işbirliği ile belli markalar altında geliştirilip piyasadaki diğer ürünler gibi çeşitli pazarlama yöntemlerini kullanmaktadır. Devlet kurumlarının bu metalaştırılan ve pazarlanan konut projelerinin üretimindeki rolü neoliberal devletin uygulamalarını anlama açısından açıklayıcıdır. Bu makale, öncelikle Türkiye’de meydana gelen neoliberal kentleşme sürecinin genel değerlendirmesini yaparak, ikinci olarak projelerin ana özelliklerini tartışarak, son olarak da kamu kurumlarının bu tür projelerin oluşumundaki rolüne odaklanarak ve gelir paylaşımı modelini eleştirerek markalı konut projelerini Türkiye’de neoliberal devletin gelişmesindeki rolü çerçevesinde incelemektedir. Çalışma, böylelikle neoliberal devletin Türkiye’deki kentsel alanın metalaşmasındaki rolünü irdelemektedir.

Research Turkey’de yayınlanan tam metin için tıklayınız

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Serin B. (Temmuz, 2016), “Şaibeli Bir Robin Hood Hikâyesi: Markalı Konut Projeleri ve Kent Alanlarının Kamu Eliyle Metalaştırılması”, Cilt V, Sayı 7, s.06 – 19, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=12324&lang=tr)