Felaket kapitalizmi ve pandemide kent hakkı

Kent hakkı en basit tabiriyle insanların yaşam alanlarını sahiplenme, kullanma ve bu alanları dönüştürme hakkıdır. Hak dendiğinde daha çok yasal süreçler akla geliyor, oysa kent hakkı yasal tanımlamaları aşan bir hak. Doğrudan yasalarla tanımlanmayan, gri alanları çok, ahlaki olana hitap eden bir talep.

Bu bağlamda, kent hakkı talebi belki de dünyanın en meşru taleplerinden biri. İnsanın yaşadığı mahallenin, kentin nasıl şekilleneceği konusunda söz hakkı olmasından ya da bunu talep etmesinden, mahallesini, kentini sahiplenmesinden daha doğal ne olabilir? O zaman karşımıza başka bir soru çıkıyor: İkizdere’de, Kaz Dağları’nda, Sulukule’de, Kanal İstanbul projesi itirazlarında olan da bu hakkı savunmak değil mi?

Kent hakkı, farklı durumlarda, farklı biçimler alır. Bu, İkizdere’de bir alanın yıkımını durdurmayla ilgili olduğunda o alanı koruma hakkı olurken, Sulukule kentsel dönüşüm projesi süreçlerinde kent merkezinde, insanların kendi seçtiği mahallede yaşama hakkı olabiliyor. Gezi Parkı’nda kent hakkı, hem kamusal alana sahip olma, hem parkı koruma ve parka erişme, hem de kentsel dönüşümün karar verme süreçlerine katılma hakkı olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, konu ve durumlar çok boyutlu ve karmaşık. Kent hakkının tümden anlaşılması için emek-sermaye ilişkisi, mekânın metalaşması, yaşam alanlarının arsaya çevrilmesi gibi dinamikleri de tartışmak gerekiyor. Ancak, son bir yılda içine düştüğümüz pandemi ve yasaklar bu dinamiklere başka bir katman daha ekledi: Gündelik yaşamımız doğrudan, pandemi gerçeği, pandemi önlemleri ve yasaklarıyla şekilleniyor.

FELAKET KAPİTALİZMİ: GÜNDELİK YAŞAM VE YASAKLAR

Pandemi sürecinin haklar konusunu bu kadar tartışmalı bir noktaya taşıyacağı ilk başlarda belki de akıllara gelmemişti. Her ne kadar konunun uzmanları sürecin kısa olmayabileceği konusunda uyarılarda bulundularsa da, pandeminin, tüm bu yasakların ve kısıtlamaların bu kadar uzun sürmesi beklenmiyordu. İlk etapta birkaç haftalık, belki birkaç aylık, kısıtlamalar gelmişken, güncel durumda, bir yıldan uzun süredir birçok ülkede milyonlarca insan gündelik hayatları kısıtlanmış olarak yaşıyor.

Şunu belirtmekte fayda var: Pandemi önlemleri, kısıtlamaları ve yasaklarının birçoğu iyi bilinen halk sağlığı önlemleridir. Karantina, yüzyıllardır uygulanan etkili bir salgın önleme biçimi. Grip mevsiminde fizikî mesafe uygulaması ve maske kullanımı, örneğin Asya ülkelerinde, oldukça benimsenmiş bir yöntem. Yaygın aşılama, bu yaşanan karabasandan çıkmamızın tek yolu. Bu yazıda tartışılan ya da eleştirilen bu uygulamaların kendisi değil. Aksine, gerekli ve etkin olan bu önlemlerin ne kadar doğru ve gerçek hedefe dönük olarak uygulandığı ya da uygulanmadığı.

Bu süreçte şunu gözlemledik: Bazı uygulamalar -mesela içki satışı yasağı ya da kent hakkı taleplerinin yükseldiği yerlerde pandemi gerekçesiyle eylemlerin yasaklanması- gösterdi ki pandemi temel haklara el koymanın kullanışlı bir aracı haline gelebiliyor. Durum bir “felaket kapitalizmi”ne, yani normal şartlar altında halkın kabul etmeyeceği uygulamaları, bir felaket anını fırsata çevirerek gerçekleştirme durumuna dönüşüyor.

Bu felaket kapitalizmi anında, gündelik yaşam, müdahale edilebilir bir alan haline geliyor. Bu durum, salgının etkilediği her ülke için geçerli, ancak uygulamalar ülkeden ülkeye temel farklılıklar içeriyor. Örneğin İngiltere’de karantina döneminde, sokağa çıkma koşu yürüyüş gibi spor amaçlı olarak günde yalnızca bir seferle sınırlandırıldı. Ancak, parklar ve sahiller gibi halkın nefes alma alanları hiçbir zaman kapatılmadı, bu alanlara erişim ancak kalabalıklaştığında kısıtlandı.

Bazı ülkeler, mesela Çin, katı kısıtlamalar getirip yayılımı kısa sürede ama çok sert sınırlamalarla kontrol altına alma yoluna gitti. Avustralya ve Yeni Zelanda’nın kısa süreli, keskin ve sınır kontrolünü önceleyen yaklaşımı sayesinde, bu ülkelerde uzun süreli kısıtlamalara gerek kalmadan hayat pandemi öncesindeki gibi akmaya devam ediyor. Güney Kore ise, yaygın test uygulamasını salgının en başından bu yana hayata geçirerek yayılımı kontrol altına aldı. Diğer yandan, Birleşik Krallık gibi salgının başında sürü bağışıklığı politikası güderek Avrupa’nın en uzun karantinasını yaşayan örnekler de mevcut. Böylesine farklı politikaların gündelik hayatı doğrudan etkilediği aşikâr. Yeni Zelanda’da kalabalık konserler dahi yapılabilirken, Birleşik Krallık’ta eğlence sektörü çalışanları halen işsiz.

Türkiye’deki önlem ve kısıtlamalara baktığımızda gündelik hayatın ve kent yaşamının çalışma yaşamına indirgendiği görülüyor. Çalışma yaşamı, yasak ve kısıtlamalardan yaygın olarak muaf. Hafta içi ve mesai saatlerinde hayat neredeyse normal devam ediyor. Ancak, kentte insanların iş dışı zamanlarını geçireceği sahiller, deniz kenarları ve parklara erişim engelleniyor. Hafta sonu yasakları da bu durumu güçlendiriyor.

Oysa sahiller, deniz kenarları ve parklar gibi açık alanlar virüsün yayılımı açısından en güvenli yerler. Tabii ki, bu alanların kapatılmasının gerekçesi, genel olarak sosyal etkileşimi azaltmak olarak açıklanabilir ve bir ölçüde bu doğrudur da. Yani, sahilde bulaş az olsa da, sahile gitmek için bindiğiniz otobüs virüsün yayılımı için en uygun ortamı sağlar. Burada sorun ve soru şu: O zaman daha fazla sosyal etkileşim yaratan atölyeler, iş yerleri ve ofisler neden açık? Bir de turistlerin kısıtlamalardan muaf tutulması meselesi var tabii. Virüsün, kimin nereden geldiğine bakmadığı açık. Bir kentte yaşayan insanlar ile o kenti ziyaret edenlerin arasında biyolojik bir fark yok, ancak, anlaşılan ekonomik bir fark var.

Temel sorun, kent yaşamının iş yaşamına indirgenmiş olması. Hâl böyle olunca, kentte kentlilerden değil, iş gücünden bahsedilebilir. Bu da yaşamın, meta üretim ilişkileri tarafından ele geçirilmesi anlamına gelir. Kısıtlamaların uygulanış biçiminin yarattığı bu sorunlu durum, aynı zamanda işe yaradığı çok iyi bilinen halk sağlığı önlemlerini de etkisizleştiriyor. Mesai saatleri süresince normal akan yaşam, mesai saatleri dışında kısıtlandığında, durum virüsün yayılımını kontrol etmekten de uzaklaşıyor.

Kısacası, pandeminin geldiği noktada, kentte yaşayanların kenti sahiplenme, kullanma ve dönüştürme haklarının temelden kısıtlandığı, ve ülkelerin pandemi yönetim yaklaşımlarının gündelik hayatı şekillendirdiği bir süreçten geçiyoruz. Bir yanda kısa süreli etkin tedbirler ve ekonomik destek paketleriyle salgını kontrol altına alma seçeneği varken; diğer yanda, çalışma yaşamını pandemi öncesi gibi devam ettirip, parkları ve sahilleri halka kapatılıp, turistlere açılması stratejisi var. Bu karmaşada unutulmaması gerekense, yaşamın iş yaşamına indirgenemeyecek kadar zengin, kent hakkının dönem dönem engellense de meşru bir talep olduğu ve felaket kapitalizminin sürdürülebilir olmadığıdır.

*Yazı ilk olarak Gazete Duvar‘da yayınlandı (25.05.2021).